bevr

Cumartesi, Nisan 29, 2006

Tatil!

Yarın sahilde yatıyor olacağım!
Günlerdir süren koşturmacamın ardından bu gece Antalya yollarına düşüyorum!
Önümde ta finallere kadar başka sınav yok, bugün iş başvurularımı tamamlıyorum, önümüzdeki haftanın radyo programını da hazırladım... Gidip artık rahat rahat tatil yapabilirim.
Zaten sevdiğim insanlarla beraber gidiyordum ama tesadüfen en yakın arkadaşlarımdan Duygu'nun da arkadaşlarıyla aynı yerde bizimle olacağını öğrenince çoook mutlu oldum! Beraber gittiğimiz tayfa süper, gittiğimiz yer (herşey dahil, limitsiz içki!) coşmaya müsait, üstüne bizdeki bu mezuniyet öncesi coşkusunu da eklersek diyebileceğim tek şey var ki o da tam tabiriyle eğlencenin dibine vuracağımız olacaktır!
Günlerdir sınavlara çalışamıyordum ama bir şekilde "Ay Cumartesi gelsin artık!... Ay diş fırçamı unutmayayım!" diyerek kopuşlarla geçip gittiler. O sırada yolda dinlenebilecek şarkıların playlistini bile yapmıştım. Gidip son hazırlıkları yapma vakti...

Perşembe, Nisan 27, 2006

Uyuyabilmek

Yatağa yatıyorum, sabah erken kalkmam gerek, saat zaten gecenin 2'si olmuş bile! Dön, dön... Uykum yok... Slow müzik aç... Radyoyu kurcala... Hala gelmedi uykum... Geçmiş ve gelecekle ilgili bilimum saçma sapan ayrıntıları düşün... Bir daha dön... Hayal kur, acaba şöyle olsa nasıl olurdu? diye... Saat de 3 oldu...
Zaman zaman bu sendromu yaşıyorum, ve işte o an resmen zihnim açılıyor (ders çalışırken uykum geliyor ama uyumaya çalışırken zihnim açılıyor!) ve uyumaya çalışacağıma aklıma bilimum saçma şey geliyor: "Koyun sayma tekniğini kim buldu acaba? Dünyanın en sıkıcı işi. O kadar uykum yok ki sabaha kadar sayabilirim, peki bu durumda acaba sabah 7'de kaçıncı koyun atlıyor olur? Her seferinde söylediğim sayı uzayacak, süre uzayacak, bu durumda bir koyunu ortalama 4 saniyede atlatsam, önümüzde de 4*60*60=14400 saniye var. Bu durumda sabah 7'de 3600'ü koyunu atlatıyor olabilirim! Hımm beklediğimden az çıktı ya!"

İşte böyle durumlarda en etkili uyku getiricim çalar saat! Uykumun olmadığı anlarda sabahın körü olduğunu ve başımda çalar saat çaldığını düşünüyorum ve acayip işe yarıyor! Uykunun en tatlı yerinde çalar ya saat, nasıl da hemen kapatıp uykuya devam edesi gelir insanı... İşte o anı yaşamaya çalışıyorum ve gerçekten uykum geliyor! (Şöyle bir dezavantajı oldu ki ben sabah saat çalınca daha ilk saniyesinde hemen uyanarak onu kapatıp Energizer Tavşanı gibi yataktan hemen fırlayan bir insanım ama çalar saati düşünerek uyuduğum gecelerin ertesinde saati algılamam garip olabiliyor.)
(Not: "Yeterince yorulmadığın için uyuyamıyorsundur" demeyin, fiziksel ne kadar yorgun olsam da kafada 1500 tane şey döndüğü için uyuyamıyorum.)

2 Yorum :

Cum Nis 28, 03:46:00 PM

En iyisi hiç uyumamak, zaten 2 saat uykuyu yeterli kılan bir hap da bulmuşlar, uyuyup vakti boşa harcamaktansa, oturmak lazım sabahlara kadar, zaten bünye bi süre sonra uyuyakalcaktır : )
Ama sen yine de uyu her gece : )

diyor Blogger Ozias...  
Cmt Nis 29, 05:11:00 PM

Doğru diyosun, vakti boşa harcamayalım. En ağır çalışan işçinin bile vucut yorgunluğunun atılması için 4-5 saat uyku yeterliymiş. Buna ek olarak beyin yorulmaz da diyorlar... O zaman günde 3-4 saatle idare edelim : )

diyor Blogger Ozge...  

Yorum Gönder

<< Home

Cuma, Nisan 21, 2006

"Öyle Deme, İyi Çocuk Ya!"

Hayatı boyunca sosyal sorumluluk kavramından pek nasibini alamamış olan ben, 8 çocuğuyla gecekonduda yaşayan ailelerin dramı televizyona çıktığında "Doğurmasaymış o zaman o kadar!" diyip hemen geçerim kanalı. Ama aynı ben, tanıdığım bir insana en ufak kötü bir yakıştırma bile olsa hemen merhamet dolup "Ay yazık ya!" tribine girebiliyorum.
Şimdi nerden çıktı bunu anlatmak? Dün akşam eve dönerken otobüste ortaokul-lise arkadaşımla karşılaştım. Okul günlerinden bahsederken herkesin gay diye dalga geçtiği bir çocuktan konu açıldı.
Dönemdeki tüm insanlar onun gay olduğunda hemfikirdi. (Öyle ki bizim sınıflar her sene karıştırılırdı, Lise 1'de kendisiyle aynı sınıfa düştüm; ama talihsizliğe bakın ki "G" şubesine düşmüştük ve o da bizim sınıfta olduğu için tüm okulca "Ğ" sınıfı olarak anılmaya başladık!) İnsanlar "Top" dedikçe ben de "Yazık çocuğa, öyle demeyin ya!" moduna girerdim. (Gaylere karşı değilim, olan olsun umrumda değil; sadece dalga geçiyorlar, çocuk üzülmesin diye acıyordum.)
Şimdi bu kısa, geçmişe dair bilgiyi verdikten sonra dün arkadaştan öğrendiğim haberi aktarayım: Gazetede bu bahsettiğim çocuğun resmini görmüşler, gay ve lezbiyen topluluğuna üye ve aktif bir çalışan olarak!
"Niye öyle diyorsunuz çocuğa ya?!" serzenişlerim geldi aklıma... Belki de çocuk gerçekten gay olduğu için öyle denilmesinden o kadar da rahatsız olmamıştır.
Evren'le bununla ilgili diyaloglarımız olur ve Evren her defasında sanıyorum ki bana gıcık olur:
- Şu çocuk da cidden tam bir salak!
- Öyle deme ya iyi çocuk...
- Ya tamam da Özgecim, iyi çocuk olması salak olmasını engellemiyor ki?!

Pazar, Nisan 16, 2006

Meşhur mu Oluyorum Acaba?

Bugün Hürriyet'te Diyet Kardeşliği'nden bahsetmişler.
Sayfayı açar açmaz "Aman ya! Acaba ben de var mıyım? Herkes kilomu görecek, adımla soyadım da açık açık yazıyor, kabak gibi yazmıslar mıdır acaba? Ay ben blog sayfama resmimi bile koydum, ay hem de sivilcelerimi uygulamalı olarak gösterdiğim resmim var en son! Kesin rezil olacağım!" serzenişleriyle kendi adımı aramaya başladım. Neyse ki gazeteye basılmamışım! Ama bir sürü kişi de ordaki haberi okuyup diyet kardeşliği sitesine girmiş, ordan da benim linkimi görüp gelmiş... Herkese "Hoşgeldiniz" diyorum; ama böyle habersiz, ev haliyle yakalanmış ev sahibi edasıyla bir nevi mahçup oldum. Haberimiz olsaydı da hazırlık yapsaydık keşke...

Cumartesi, Nisan 15, 2006

Write-up

Ne maratondu ama?!... 12'ye doğru dakika sayarken son yazıları sisteme gönderebilme çabası... Peki yetişti mi? Elbette yetişmedi! 21 kişiye yıllık yazısı yazdım, 12 kişi kaldı (4 tanesi ise sonra daha güzel yazarım dediğim, özenmek istediğim daha yakın arkadaşlarımındı.) Bunun dışında yaklaşık 10 yazının yazımında da arkadaşlara yardım ettim. Yıllık yazısı olayının dibine vurdum kısacası! Şunu da belirtmem gerekir ki bilimum yıllık klişelerinden uzak durmak için ayrı bir özen gösterdim! (Zaten o yüzden yetişmedi desem yeridir.)
Hulusi'nin yıllığını da takip ettim bir yandan (Normalde "Gece dışarı çıkacağına otur evinde yıllıkları hallet, hem sınav da var, ertesi gün de çalışamazsın içersen..." der miydim bilmiyorum ama kimlerle çıktığıyla alakalı olsa gerek ki hiçbir şey diyemedim, oturdum onun yıllığına da baktım.)

Yıllık komitesinin kimsenin yetiştiremediğini göz önünde bulundurarak Pazartesi sistemi tekrar açmasını ümit ediyoruz...

Daha uzun yazasım vardı da gece gece yazmaktan yorulmuşum artık...

1 Yorum :

Cmt Nis 15, 05:37:00 PM

Ne çiledir Yıllık yazıları ( gerçi bizde Andaç diyorlardı Yıllığa ama ). tekrar aklıma geldi de o günler, nasıl bir kasıntıdır, her zamanki gibi son güne bırakılan yazılar, ve birbirinin kopyası olmasın diye uğraşlar...
Aklıma gelmişken tekrar okudum bana yazılanları, belki bir ara bloguma da koyarım :)

diyor Blogger Ozias...  

Yorum Gönder

<< Home

Çarşamba, Nisan 12, 2006

Mazeretim Var Asabiyim Ben (Hoşgeldin Niyazi!)


Son günlerdeki gerginliğim meyvelerini verdi!

(Gerginliğim nedendir, bu süre içinde önemli biriyle nasıl tartıştım ve nasıl daha çok gerildim gibi konulara açıklık getirmek istemiyorum, anlatıp daha çok sıkılmanın anlamı yok.
Bahsetmek istediğim şey başta bahsettiğim meyveler:)

Artık Niyazi ve ailesi (!) de verimli topraklarımıza yerleşti!

Emektar dostlarım, hatta sadık sevgililerim diyebileceğim Necati ve Selami senelerdir hayatlarını bana adamışlardır (8-9 sene önceki resimlerimde bile dikkat ederseniz Selami'yi görebilirsiniz) ve beni çok da yalnız bırakmazlardı. Gerçi birçok kez ayrıldık, beni terk ettiler ama sonunda bensiz yapamayacaklarını anlayıp geri döndüler. En uzun birkaç ay ayrı dururuz, sonra 2 günlüğüne bile olsa beni görmeye gelirler; unutamadıklarını, tekrar beraber olmak istediklerini söylerler.
Artık her şeye alışıp işleri oluruna bırakmışken bu sefer Niyazi çıktı... Niyazi'ye Selami ve Necati kadar sıcak değilim çünkü Niyazi'nin bir çocuğu var, ve ne yazık ki yalnız gelmek yerine çocuğunu da yanında getiriyor! Yalnız kalamadığımız için bu ilişki ne kadar sürer bilemiyorum...

2 Yorum :

Çar Nis 12, 10:12:00 AM

Selami guzel yer kapmis

diyor Blogger Mert Ulas...  
Çar Nis 12, 09:15:00 PM

Evet sorma!

Necati de boynuz modunda...

diyor Blogger Ozge...  

Yorum Gönder

<< Home

Pazartesi, Nisan 03, 2006

Öyle Bir Geçer Zaman ki...

Zaman yetmiyor bazen... Gün 72 saat olsa, 72 saati de dolu dolu geçermiş gibi geliyor. İşte koskoca bir haftasonu daha geçiverdi ordan oraya gitmekle ve ders çalışmaya vakit bulamamakla.

Bugün gözümü açar açarmaz motor fuarına gittim, daha doğrusu götürüldüm. Motor alma hevesi içinde olan ağabeyime korktuğumdan dolayı karşı çıktığım için onun tarafından sevdirme turuna çıkarıldım.
Sol tarafta görmüş olduğunuz resim motordan korkan biri olarak hazır yere sabitlenmişken 2 dakikalıgına üstüne çıktığımda çekildi. (Kesinlikle insan gaza geliyor! Bir dahaki sefere hareket halindeyken binmek istiyorum artık! Ağabeyime çaktırmıyorum ama evet kabul ediyorum cidden insan hevesleniyor bir kere binince.)

Sonra ordan eve döndük ve kısa bir süre sonra arkadaş aradı bir arkadaşın konseri var diye. Uzun zamandır metal camialarına takılmıyordum, bu vesileyle DoRock yapmış oldum, iyiydi gayet gaza gelip eskiye dönüş yaşadım.

Bu arada bugünün yoğunluğu bununla da bitmedi, her şeye rağmen yoğun bir ev temizliği yapmayı bile başardım. Ama asıl aklıma gelmişken radyo reklamı çekimimizden bahsetmek istiyorum. Demet'le beraber saatlerce uğraşıp 3897 farklı versiyonda radyo reklamı seslendirmesi yaptım. Sağolsun Demet ve Mehtap arkadaşlar bu iş için beni seçmişler, ben de farklı ton ve vurgularda bilimum farklı fon müziğiyle istedikleri şeyi okudum. İşin en güzel tarafı ise sonucun begenilmiş olması. Hem zevkli de bir iş, kariyer manyaklığını bırakıp seslendirme işine mi takılsam napsam?

Bu da böyle toplama, özet bir haftasonu blogu oldu... Nereye bağlayacaktım ne diyecektim havada kaldı aynı zamanda kafamda 479 farklı şeyi daha düşündüğüm için.
Bakınız hemen bir çağrışım daha yaptı bu durum kafamda. Sergen Yalçın'ı maç çıkışında yakalayıp "Talihsiz bir gol yediniz... Şöyle böyle oldu... Bunu neye bağlıyorsun?" diye bir soru sormuşlardı. Kendisinin cevabı aynen "Bunu şeye bağlıyorum... Hımmm... Şeye... Şeye bağlıyorum... Bir şeye bağlamıyorum!" diyerek dönüp gitmesi olmuştu. Kendimi Sergen gibi hissettim an itibariyle...